Dr. CENK TEZCAN
FÜTÜRİST

21. Yüzyıl, hayatımıza hızlı değişimi, yıkıcı teknolojileri, her alanda yenilikçiliği ve paylaşım ekonomisi gibi yeni iş modellerini soktu. Teknoloji yoğun sektörler, bu gelişmelere çabuk tepki verip adapte olmaya çalışırken, sağlık sektörü alışıldığı üzere gelişmelere temkinli yaklaştı.

Aslında sağlık dünyası Tıbbın Babası Hipokrat’tan bu yana çok da fazla kendini değiştirme ihtiyacı duymadı; genel anlamda hastalık ve hastaya odaklanan, hastane ve doktorun ev sahipliği yaptığı, ilaç firmaları, tıbbi cihaz ve sarf malzemesi üreticilerinin ürün sunucu, sağlık sigortası firmaları gibi geri ödeme kurumlarının da hizmet/ finans sunucusu olduğu bir ortamı yüzlerce senedir sürdürüyoruz.

İşin içine birazcık mizah da katarak, sistemin bizleri sadece hasta olduğumuzda tanıdığını, sağlık kuruluşlarının buluşma yeri olduğunu, doktorun deneyim ve literatür takip becerisine bağlı olarak (kanıta dayalı olmayan – aynı şikayetle 3 ayrı isim yapmış doktora görünen hastaya 3 ayrı teşhis konduğu çok da nadir görülen bir durum değildir) bir teşhisin konulduğunu, buna (kanıta dayalı olmayan – ne anlama geldiğini takip eden satırlarda bulacaksınız) en uygun tedavinin verildiği, hasta, adımını sağlık kuruluşundan dışarı attığı andan itibaren sistemin hastayı umursamadığı, hatırını sormadığı bir sağlık sisteminden bahsediyoruz. Tabii sağlığımızın ve sağlık sisteminin bizim aklımıza geldiği tek zamanın hasta olduğumuz zamanlar olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. Bu nedenlerle ve izninizle bu sisteme sağlık sistemi yerine “Hastalık (Sağaltım) Sistemi” diyeceğim.

Tabii son son 10-15 senede hayatımıza giren; evde bakım, elektronik sağlık kayıtları, sağlıkta dijitalleşme, mobil sağlık, teletıp uygulamaları gibi çok da yaygınlaştıramadığımız ve iş modeli oluşturmakta zorlandığımız yenilikçi uygulamaları da eklemeden geçemeyeceğim.

Sorun şu ki; hastane, ilaç ve tıbbi üreticileri, geri ödeme kurumlarının ana oyuncu olduğu bu sistemde maliyetler yükseliyor ve hatta karşılanamaz boyutlara ulaşıyor. Türkiye, 2017’de 140 milyar TL harcayarak GDP’sinin yaklaşık yüzde 4,5’unu sağlık (hastalık) sistemine harcarken bu miktar ABD’de aynı dönemde 2,8 trilyon Amerikan Doları ile GDP’nin yüzde 18’ine ulaşmıştır. Buna rağmen, memnuniyet oranları ve sağlığa erişim tatmin edici düzeylere çıkamazken, majör hastalıklardan ölüm oranları ve sağlık personeli sayısında açık zamana endeksli olarak sürekli artıyor. Yüksek teknoloji kullanımı ve büyük hastaneler inşaa etmek de insanları hastaneye daha çok çekmek, sistem üzerine daha çok yük bindirmek ve harcamaları artırmak suretiyle ne yazık ki “Hastalık Sistemi”ndeki sorunlara çare olmayacaktır.

Mevcut sistemin yetersizliği; yapısı gereği “hastalığı” doğal halimiz (default) olarak algılaması ve topluma/bireylere algılatmasıdır. Halbuki gerçek bir sağlık sistemi doğal halimizin “sağlıklı olmak” (nüfusun yüzde 99,9’u sağlıklı doğar) olduğunu bilip, önceliğini ve stratejisini bu sağlıklı halinin korunmasına yönelik geliştirmelidir. (Bu arada modern tıbbın başladığı zamanlardan başlayarak aşılama, hassas (anne, çocuk gibi) gruplara yönelik önlemler gibi koruyucu tıp metodlarının uygulandığını burada belirtmek zorundayım)

Doğumdan itibaren sağlımızı etkileyen 3 ana faktör bulunuyor:
1. Genetik yapımız
2. Yaşadığımız ortam
3. Yaşam alışkanlıklarımız

Genetik bilimi son 10 senede inanılmaz gelişmiş ve yeni bilgilerle karşımıza çıktı. Epigenetik çalışmalar, ortamın ve yaşam alışkanlıklarımızın genetik yapımızı değiştirebildiğini, ebeveynlerinden kötü genler alan kişilerin sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinerek ve sağlıklı ortamlarda yaşayarak kötü genleri kapatabildiğini (tabii tam tersi de geçerli) gösteriyor.

Yukarıdaki ana faktörlerin yaşam döngüsü boyunca sağlığımızı etkileme üstünlüklerine göz attığımızda; genetik yapımızın sağlığımızı yüzde 15-20 etkilediğini, yaşadığımız ortamın yüzde 20-25 etkisi olduğunu ama yaşam alışkanlıklarımızın yüzde 50’yi geçen bir ağırlığı olduğunu söylüyor bilim adamları. Dikkatli okuyucular yüzdeyi tamamlamak için yüzde 10’luk bir eksiğimiz olduğunu farketmişlerdir. İşte o yüzde on da, mevcut sağlık (hastalık) sisteminde yaşam boyu gördüğümüz bakımı, ihtimamı içeriyor. Yani çok da büyük bir ağırlığı yok.

Peki çözüm ne?

Sağlık (hastalık) sistemindeki yükün ve ağır maliyetin yüzde 65- 75’nin kronik hastalıklardan kaynaklandığını biliyoruz. Türkiye’de 22 milyonun üstünde kronik hastanın olduğunu, nüfusun yüzde 30’unun obez, yüzde 30’unun da fazla kilolu bulunduğunu istatistiklerden, 2030 senesinde dünyada 2 milyarı aşkın kişinin kronik hastalıklardan mustarip olacağını da füturistik uzgörülerden biliyoruz.

Kişisel ölçekte yaşadığımız modern ve hızlı hayat, bizleri vücudumuzun ve benliğimizin sağlıklı gelişebilmesi için gerekli yaşam alışkanlıklarından uzaklaştırıyor. Ayaküstü beslenme alışkanlıkları, işlenmiş gıdaların çok tüketilmesi, düzensiz uyku ritmi, ofiste masada ve evde televizyon karşısında geçirilen uzun saatler, stres dolu bir dünyada stresle başa çıkma yöntemlerinin bilinmemesi, zaman içinde kronik hastalıklara, bu da yaşam döngüsünün kısalmasına ve yaşam kalitesinin düşmesine sebep oluyor.

Hastalık sisteminin sağlığımızla ilgili yetersizliğini ve yüksek maliyetlerin sebebi ile ilgili teşhisi koyduğumuz şu noktada sizleri sağlıklı yaşama doğru bir yolculuğa çıkarmak isterim. Toplumu/kişileri sağlıklı yaşam alışkanlıklarına yönlendirmek, maliyetleri çok düşük olsa da; yoğun çaba, bilgiye dayalı akademik çalışmalar, süreklilik ve sistematik bir altyapı gerektiriyor.

İnsanları sağlıklı ve mutlu bir yaşama yönlendirmek, daha az hasta olmalarına, daha az işgücü kaybına, daha az sağlık kuruluşlarına gitmelerine sebep oluyor. Aynı sistem, kronik hastaların da hastalıkları ile daha güçlü baş edebilmelerini, komplikasyonların daha az ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu sürecin ilaca ihtiyacı azaltacağını düşünürseniz, orta-uzun vadede maliyetlerin azaltılmasının ciddi anlamda önünü açıyor.

Neden uzun yaşıyorlar?

Aslında çözüm uzağımızda değil. Dünyada belirlenen 5 lokasyonda (bakınız, blue zones), insanların 100 yaşına kadar rahatlıkla ve sağlıklı bir şekilde yaşadıkları tespit edilmiş. Bunun sebebi de tahmin edebileceğiniz gibi; harika doktorlara, yüksek teknolojili hastanelere veya mucizevi ilaçlara sahip olmaları değil. Yapılan araştırmalarda bu lokasyonlarda yaşayan insanların;
– Aktif bir hayat sürdükleri,
– Yüzde 80 doyduklarında masadan kalkma gibi bir yeme alışkanlıkları olduğu,
– İnanç sistemlerinin kuvvetli olduğu,
– Sebze/meyveden yoğun beslenme alışkanlıkları olduğu,
– Sosyalleşmeye önem verdikleri, gönüllülük güdülerinin kuvvetli olduğu,
– Aile yapısına önem verdikleri,
– Sigaradan uzak durdukları gibi sonuçlar ortaya çıkmış.

Günümüz modern yaşamında ise; sağlıklı yaşam alışkanlıkları edinmeden bahsettiğimiz,
– Günde 1,5-2 litre (6-8 su bardağı) su içmek,
– Günde 7-8 saat huzurlu bir uyku,
– Günde 5 bin adımlık bir yürüyüş,
– Dengeli ve sağlıklı (yeşil ve kırmızıdan zengin) beslenme,
– Stres ile başa çıkabilmek için basit nefes tekniklerinin öğrenilmesi ve uygulanması,
– Sigara, aşırı alkol ve uyuşturucu gibi zararlı etmenlerden uzak durulmasıdır.

Yukarıdan bahsedilen alışkanlıklar; geleceğin sağlık trendleri arasında yer alan “kişinin kendi sağlığından sorumluluk alması” prensibine de uygundur. Bu alışkanlıkların edinilmesindeki kritik nokta, ‘davranış değişikliği’ metotlarının uygulanmasına duyduğu ihtiyaçtır. Bu metotların en iyi kullanılabileceği yerler de; karşılıklı etkileşimden yararlanabileceğimiz şirket, kurum ve okullardır. Yapılan çalışmalar kişisel bazda yapılan sağlıklı yaşam alışkanlığı edinme çabalarının en fazla 3 ay sürdüğünü ortaya koyuyor.

Müfredata sağlıklı yaşam ve mutluluk ders konmalı

Bu çaba içinde “sağlıklı yaşam ve mutluluk” dersinin okul müfredatına konmasının da, sağlıklı yaşayan bir toplum oluşturmada büyük katkıları olacaktır. (Bu konuda okuyuculara, Finlandiya’nın tarihini anlatan ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’ kitabını okumalarını şiddetle öneririm. Kitap 1800’li senelerde sefil, fakir ve bataklıktan oluşan bir ülkenin ve toplumun, eğitime ve sağlıklı yaşama önem vererek, günümüzde nasıl en mutlu ülke seviyesine geldiğini anlatıyor)

Sağlıklı yaşamı destekleyen teknolojilere önem verilmesi, hem çalışmanın sonuçlarını hızlandırır ve artırırken, diğer taraftan tüm dünyada yayılacak bu trend doğrultusunda üretim kapasitemizi genişletmeye ve ciddi ekonomik girdiye sebep olacaktır. Örnek vermek gerekirse; çağımızın en büyük sorunlarından olan ve iş yerlerinde verimsizliğe sebep olan sırt ağrıları için postür (dik durma uyarılı) sensörü kullanılması koruyucu tıp açısından da anlamlı bir katkı sağlayacaktır. Keza, stres ölçer bilezikler, kalori ölçen akıllı telefon uygulamaları, veri ölçen dijital platformlar, özendiren ve motive eden chatbot sistemleri, oyunlaştırma gibi birçok teknoloji toplumsal bazda sağlıklı yaşam çabasına destek olurken, en önemlisi örnek teşkil edecek ve ihraç edilebilecek bir “sağlıklı yaşam sistemi knowhow’u” sahibi olacağız.

Son olarak, böyle bir sistemin Sağlık Bakanlığı’mızın Aile Hekimliği Sistemine, Sağlıklı Yaşam Merkezleri’ne ve kişisel sağlık altyapısı olan e-Nabız uygulamasına anlam ve değer katacağına inanıyorum.

Ne dersiniz? Biraz çabayla ve düzgün bir kurguyla ezberleri bozup gerçek bir “Sağlık dönüşümü” peşinde koşmaya değmez mi?