-Prof. Dr. Melih Bulut

Sağlık bir taraftan ekonomik genişliği itibariyle lider sektör olurken bir taraftan da hızlı bir değişim geçiriyor. Büyük veri, yapay zeka, blokzincir, robotlar, arttırılmış gerçeklik, üç boyutlu biyoyazıcılar, gen tedavisi, sentetik biyoloji neredeyse günlük uygulamalarımıza girmekte. Aslında sadece sağlık değil dünyadaki tüm kurumlar, yapılar, olgular bu değişimden etkileniyor. Farklı bir çağda, 21. yüzyılda olduğumuzu hepimiz hissediyoruz. Türkiye, tüm geçmişi ve 20. yüzyılda sağlık alanında edindiği birikimi geleceğe taşımaya; tüm insanlık için “Sağlıklayan Ülke” olmaya aday.

Tıbbın ana meselesi “Sağlık”

Uzun zamandır dünyanın her yerinden gelen hastaları başarıyla tedavi ediyoruz; tartışmasız bir şekilde önemli bir sağlık turizmi destinasyonuyuz. Hiç hafife almayalım, ruhsal ve fiziksel iyilik halini iyileştirmek için talep edilmiş olmalı, saç ekiminde dünya liderliğine oynuyoruz. Hastalık teşhis ve tedavisindeki başarılarımızı bundan böyle sağlığın tüm alanlarına taşımalıyız. Çünkü “Hastalık” 20. yüzyılda tıbbın ana meselesi iken şimdi “Sağlık” tıbbın ana meselesi haline geldi. Sağlığı korumak, hasta olup tedavi olmaktan öncelikli. İnsanlar yiyecekler başta olmak üzere, kullandıkları ürünlerin sağlıklı olmalarını değil, sağlık kazandırmalarını, vermelerini bekliyor. Avrupa Birliği, halk sağlıkçılarının yıllardır vurguladığı bu eğilimi desteklemek için, artık bağlı olduğu ülkelerde “Bütün Devlet Politikalarında Sağlık” yaklaşımının uygulanması için çağrı yapıyor. Şimdi Avrupa’da biyoekonomi, biyohukuktan bahsediliyor, herhangi bir politika geliştirilirken önce insan sağlığına etkileri dikkate alınıyor. O halde bizim de tüm devlet politikalarındaki temel kararlarımızı bu doğrultuda almamız gerekiyor.

Sağlık bilimleri üniversitelerinin kuluçka merkezi neden yok?

Amazon, Google gibi teknoloji devleri birbiri ardına büyük yatırımlar yaparak sağlığa giriyor. Diğer taraftan sağlıkta inovasyon çok önem kazanıyor. Ülkemizde de genç, yaşlı pek çok girişimci bu alanda emek sarfediyor. Ancak sektör genel olarak bunlardan habersiz, bu genç beyinleri desteklemiyor. Halbuki bu kriz ortamında en güzel yatırım gençler için “melek” yatırımcı olmaktır. Sağlıktan kazananlar sağlığın geleceğine yatırım yapmalıdır. Bir çok sağlık bilimleri üniversitesi diyebileceğimiz kurumumuz var ama bunların doğru dürüst bir kuluçka merkezi yok. Bir çok parlak sağlıkçı genç, bankaların kurduğu merkezlerde işlerini geliştirmeye çalışıyor. Üniversite kuramamış büyük ve zincir hastaneler bu eksikliklerini, sağlıkla uğraşan kuluçka merkezleri kurarak giderirlerse uzun vadede çok kazançlı çıkarlar.

Şehir hastanelerinin bir bölümü nadir hastalıklar hastanesi olabilir

Ülkemizde bir başka büyük eksiklik, Nadir Hastalıklar Hastanesi’nin olmayışıdır. Bu durum hem kendi insanımız, hem de etrafımızdaki en az 2 milyar nüfus için önemli bir olumsuzluktur. Nadir hastalığı olan çoğu çocuk insanımıza derli toplu hizmet veremediğimiz için aileler de çaresizlik içinde, zor durumlar yaşıyorlar. Sağlık hizmeti vermeye çalışanlar çok ender karşılaştıkları bu vakalara müdahale ederken yetersizlik duyguları ile başbaşa kalıyorlar. Halbuki İstanbul ve Ankara’daki dev şehir hastanelerinin bir kısmı bu hastalıklara ayrılabilir. Böylelikle tanı olanakları bir araya toplanır, hem ülkemiz hem de yurtdışından gelecek hastalar için doğru adres olarak verimli ve memnuniyet verici yaklaşımlar ileri uzmanlık birikimi ile uygulanabilir. Bu alanda, etkili bir hizmet kamuya da sağlık turizmi için önemli bir fırsat yaratır. Üstelik bu hastanelerin yakınında gen ve özel tedavi merkezleri de kurulursa hem bilimde öne geçmemizi, hem de ülke olarak kazanç ve prestij kazanmamızı sağlar.

Yüksek katma değerli ihracattan başka çıkışımız yok

350 yıldır borçla ekonomi döndürmeye çalışıyoruz ve bu krizle beraber yolun sonuna geldik. Bu kadar rekabetçi bir dünyada yüksek katma değerli ihracattan başka çıkış yolumuz yok. Yüksek katma değerli ihracatı ise ne otomotiv, tekstil, ne de beyaz eşya ile yapabiliriz artık; bu aşamada bunu ancak sağlık sektörünü geliştirerek sağlayabiliriz. Sağlık bilişimi, biyoteknoloji, yapay zeka, ilaç, teknoloji gibi alanlar halen onlarca ülkeye ihracat yaptığımız ve çok kolayca etkisini katlayabileceğimiz alanlar. Burada en önemli eksiğimiz işbirliği. Artık değişen dünya alışılmışın dışında yeni iş modelleri geliştirmemizi zorunlu kılıyor. Sağlık turizmi yaptığımız her ülkeye bütün şartlarımızı zorlayarak yatırım yapmalıyız. Bu yatırımlar tek bir hastane veya fabrika şeklinde olmamalı, mümkünse sektörün tüm paydaşları yeni bir yaklaşımla, hep birlikte “Sağlıklayan Türkiye” olmak için ihtiyacı olan ülkelere girmeli. Örneğin, ağırlıklı olarak ihracat yapan bir biyoteknoloji firması bilişimcilere destek olup yol yordam öğretmeli, ilişkilerinden yararlandırmalı. Burada OHSAD, MASSİAD, BİYOSAD, SASDER, TUSİAD gibi derneklere çok görev düşüyor. İvedilikle bir araya gelerek ortak bir strateji, eylem planı oluşturmaları ve birbirlerinin birikimlerinden faydalanmaları gerekiyor.

Türkiye’de kendi vatandaşlarımız için sağlıkta ve özellikle tedavi hekimliğinde geldiğimiz noktadan geri gidemeyiz. Ancak milli gelirimize oranla çok daha hızlı artan medikal enflasyonla nasıl mücadele edeceğimizi düşünmeliyiz. Bunun kolay yollarından birisinin olabildiğince yerli milli ürünleri tercih etmek olduğunu biliyoruz. Devletimiz en yetkili ağızdan da bu yönelimi açıkça ifade etti. “Sağlıklayan Ülke Türkiye” anlayışını benimseyerek, bu ilkeyi yerel kaynaklarla, global boyutta daha ileri bir noktaya taşımalı ve gözümüzü en az iç pazar kadar dışarıya da dikmeliyiz. İçinde bulunduğumuz olumsuz koşulların etkisiyle, dünya çapında daha da ağırlaşması beklenen kriz durumundan çıkışımız yüksek katma değerli ürün ihracı ile sağlanabilir.

Türkiye kendisinden geride olan ülkelere destek olmalı

Türkiye’nin sağlık düzeyinde, kendisinden daha geride olan tüm ülkelere destek olması önemli bir misyonu olmalıdır. Bu misyon sadece hasta tedavisini destekleyerek değil, sağlık hizmetlerinin niteliğinin geliştirilmesi için de çalışmayı gerektirir. Bu açıdan, bize ihtiyacı olan tüm ülkelerde, sağlıkçılarının eğitimine katılmalıyız. Ayrıca yetişmiş insangücü ve olgun kurumlarımız bilimsel araştırmalar konusunda bu ülkelere pek çok katkı yapabilir. İstanbul, Ankara, İzmir, Gaziantep gibi illerimizde üniversitelerimiz inovasyon yapmak isteyen dost ülkelere yardımcı olabilir. Bunların hepsi insanlığa katkıyı, ülkelerarası barışı amaçlayan bilim ve sağlık diplomasisinin gerekleridir.

Tıp nobelini kazanmalıyız

Son olarak her türlü zorluğa rağmen aklımızdan bir an bile çıkarmamamız gereken bir hedefimiz daha vardır, Türkiye olarak Tıp Nobelini kazanmak. Bunun için hepimizin, tüm kurumların yapabileceği pek çok şey var. Sadece Amerika’da çok başarılı 10 bini aşkın bilim insanımız bulunuyor. Bu arkadaşlarımızı ve Türkiye’deki onlar gibi değerlerimizi Nobel hedefi konusunda yüreklendirmek, ilişki ağlarımızdan yararlandırarak motive etmek; bilimsel kuruluşlarımızın gereksinimlerini karşılamak, hepimizin ve devletimizin atması gereken adımlardır. Türkiye olarak Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayan çabalarla, azimli sağlık çalışanlarının büyük emekleri ile sağlıkta çok büyük işler başardık, başarıyoruz ama daha yapmamız gereken çok şey var. Başarılarımızı ihtiyacı olanlarla paylaşarak “Sağlıklayan Ülke” konumumuzu geliştirdiğimizde, onlarla birlikte daha da büyük başarılar kazandığımızda, eminim bu biz sağlık çalışanları ve yöneticilerine daha fazla kıvanç ve mutluluk verecektir.